VECİZELER “F HARFİ”

-F-

  • Farz ve haramlar senin arınman içindir. İnsanı bedenselliğe gömen her türlü söz, fiil ve davranış günahtır. Alt sınırları büyük günahlar diye tarif edilmişlerdir. İnsanı beden kaydından kurtarıp asgarî cennet yaşamına erdirmek için de farz olan emirler teklif edilmiştir.
  • Dünyevi yaşam gereği oluşan sosyal toplulukların tümü, dünyada kalır. Kimsenin kimseye zulmetmediği bir dünya, hayal edilen bir dünyadır. Bu da ancak, ferdin kendisini rabbine teslim etmesiyle mümkün olur. Bu teslimiyetin oluşması ancak, gönle girip insanların hakka olan teslimiyetlerini fark ettirip onlarda fethi kebiri gerçekleştirmekle mümkün olur. Dikkat edin ki İslam’da kuşatma yoktur. Sadece ve sadece fetih vardır.
  • Kişi kendinden kendine firar etmedikçe, yedi kat yerin altına da girse, yedi kat göğe de çıksa, gene de dünyasında yaşar. Çünkü Allah’a koşmamış ve nefsinin esaretinde mağlup olmuştur.
  • Bizim dünyamızda fırkalaşmaya mahal yoktur. Saf Allah yolu ve Muhammedi bir nefer olmak tek gayemizdir. Müslüman’ı Müslüman olduğu için sevmek en büyük hazinemizdir. Fırkalaşmaya tekme vurmak ve özle buluşmak temel idealimizdir.
  • Fırkalaşma birini tutup diğerini dışlamaktır. Zaten ayet, fırkalaşmayı kesinlikle yasak etmiştir. Ama ayete bakan mı var? Olsaydı… Ortadoğu kan gölü olmazdı. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, dünyadan ayrıldı ayrılalı fırkalaşma hiç bitmedi. Hâlbuki hakka giden yollar nefislerin adedincedir. Bunu fark eden tüm nefisleri fert olarak görür. Burada göremezsek de kıyamette buna şahit olacağız. Ne yazık ki oradaki şahitlik işe yaramayacaktır.
  • Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize ayrı ayrı pencerelerden bakıp, ondan ayrı ayrı ilimleri alan tüm ilim erbaplarını saygıyla selamlıyorum. Ama herhangi birine, hak sadece budur demiyorum. Çünkü 124.000 nebi ve 313 tane Resul gelmiştir. Her birinin meşrebi ayrıdır. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ise, tümünü kuşatmıştır. Her bir ilim erbabı Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizi bir neb’inin penceresinden seyir ediyor. Ey dost; tüm nebi’lere selam verilir. Ama Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize salât ve selam verilir. Neden böyle? Bunu iyi anla.
  • Bir insan etrafında kümelenenler kendilerine kümelendikleri âlimin adını veya lakabını takarak hizipleştiler ve zaman içinde mezhepler doğdu. Her bir mezhepte öyle… Bu öyle bir hal aldı ki hizipleşen gruplar birbirlerini tekfir edecek duruma geldiler. Ve savaşlar başladı. Bu kümelenmeler çok eskiye dayanır haa. Hatta hatta Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin vefatından kısa bir süre sonra başlar. Tüm mesele Kur’an dan uzaklaşmaktı. Çünkü Kur’an fırkalara ayrılmayın demişti.
  • Dine hizmet etmek isteyen, hiçbir cemaate bağlanmadan sırf Allah için insanları aydınlatmalıdır. Çünkü her cemaatin bir bilinçaltı vardır ve bu bilinçaltı bağlamında kişiyi fırkasına köle eder. İşte kişi tarafsız davranıp sırf Muhammedi olarak İslam dinini yaşayıp ve yaşadığı güzellikleri insanlara ulaştırmalıdır. Yoksa yaşam ve anlatımı orijinal İslam olmayıp, bağlı olduğu fırkanın saçmalıkları olur.
  • Dinin ne olduğunu bil, sonra dinden konuş. Çoğu kişinin dinin D’sinden haberi yok. Yapar din hakkında birkaç tanım. Ya hu… Din tanımsızdır be kardeşim. Din Allah’ın değişmez fıtratının taa kendisidir. Bir ırkın veya mezhebin tekelinde değildir. Kim İslam’ı fırkalara bölerse, o en büyük azabı tadacaktır. Kelle ve felleleriyle kurtulduk zannetmesinler. Zannın bir kısmı günahtır.
  • Âl-i İmrân Suresi – 103. Ayette rabbimiz şöyle der; “Allah’ın ipine hepiniz birden sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir vakit sizler birbirinize düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtarmıştı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır.” Kur’anda yasaklanan fırkalaşmanın önüne geçmek için belirlenen temel esaslar şunlardır… Kafandaki tüm alt mensubiyetleri atacaksın. İsim olarak sadece İslam’ı seçeceksin. Tek tabi olduğun kişi Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz olacak, çünkü O (sav) hatasızdı ve ismet sıfatı ona aitti… Tüm ilim erbabından da yararlanarak görüş alanını genişleteceksin. Akıl meleken ve iman meleken ile kimsenin güdümünde olmadan, Allah’ın has kulu olacaksın. İşte o zaman arınırsın ey nefsim…       
  • “B ب” harfinin kelimeye kattığı anlam gereği sahabeler, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden talim alarak rububiyette, melikiyette ve ulûhiyette, fitri yaşamın net hakkını verdiler. Daha sonra bu üç kavram bir birinden ayrıldı. Bunun sonucu olarak da, İslam ümmeti birçok fırkaya ayrılıp bölündü. Her bir fırka bir yönüyle Allah’a yönelip diğer yönlerden mahrum kaldı. Aynı yönünü ele alanlar dahi hakikatten uzaklaşarak, kendi grubunu kutsal etmek babında, olayı ayrı ayrı anlamlandırdı. Oysaki tek hakikat vardı, o da Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin rahle-i tedrisatından beslenmekti. İsim olarak İslam ve lider olarak ise, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize şeksiz şüphesiz olarak tabiiyetti. Özellikle rububiyet, melikiyet, ulûhiyet cephelerini bir birinden ayırarak olaya bakanlar, diğer cephelerden bakanı ya düşman ilan etti veya küfürle itham etti. Aynı cepheler içinde yer alanlar dahi bir birini beğenmez oldu. Böylece Nas süresi gereği hannas olan şeytan, milyarlara ulaşan Müslüman alemini, maddi veya manevi vesvese vererek bölük bölük, fırka fırka eyledi. İşte çare şudur ki… Kur’anın son süresi olan ve Nas diye biten, Nas süresini iyi tetkik edip yeniden oradaki ruh ile; rububiyeti ile melikiyeti ile ulûhiyeti ile cem halini yaşayıp, yeniden vechullâha rücu etmemizdir. İşte cem makamı da budur. Gayrı yoktur.
  • Kurda yem olma! Birlikten kuvvet doğar. Fırkalaşmada ve cemaat/cemiyetlere bölünmede ise, güç; göç edip gider. Tek büyüğümüz Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz. Onun dışında önder tanıyan, patikalara sapmıştır. Her an kurtla baş başa kalmıştır.
  • Arı deliğine çomak sokmadıkça iyisin. Her bir fırka ve grup kendi içinde bir arı yuvası gibidir, iyi veya kötü. Yuva üstü bir düşünce, her zaman çomak olmuştur. Tarih boyunca çomağı tutan ya sürgün edilmiştir, ya da katledilmiştir. Sen Bismillah de ve hakkın yolundan taviz verme.
  • Şeriatın kabuk olduğunu ve kırılıp atılması gerektiğini nefsinde ilan edip kendisini tasavvuf ve hakikat ehli sanan sayısız kişi, batıl ve hükümsüz olan İbâhiyye fırkasına kaymışta, farkında bile değildir. Demek ki tarihin tozlu raflarına terk edilen birçok öğreti, ısıtılıp ısıtılıp başka isim ve resim ile önümüze servis edilebilmektedir. Sen isme değil, içeriğe odaklan ki, ayağın İslam yolunda sabit kalsın.
  • Muhammedi bir dünya özlüyorum… Mezhebi ayrışmanın ve düşmanlığın olmadığı bir dünya özlüyorum… Fırkalaşmanın olmadığı bir dünya özlüyorum… Cemaatleşmenın olmadığı bir dünya özlüyorum. Cemaat camide olur ve namazla sınırlıdır. Gerisi fırkalaşmaya girer ve her fırka kendi yolunu doğru, gerisini bozuk görür. Irkçılığın olmadığı bir dünya özlüyorum. Yalanın ve dolanın olmadığı bir dünya özlüyorum. Evet, evet Muhammedi bir dünya özlüyorum.
  • Fırkalaşıp ayrışan insanlar fıkra gibi gülünç olurlar, onları yöneten derin aklın masasında. Kimsenin masasının fıkrası olmayalım. Birlik olup fırkalaşmaya mahal vermeyelim.
  • Dışarda arayan zaten yabanda kalır. Tende arayan yanda kalır. Canda arayan canda kalır. Ruhta arayan ruhta kalır. Hafide arayan hestide kalır. Ahfada arayan ise terki terk te bulunur. Ve geçmişine büyük bir tebessüm eder. İşte bu yağın enerjiye dönüşümüdür. Ve Uyanış için fecre ulaşmaktır. Dur iş bitmedi, daha yeni fecr oldu.
  • Çoğu kişiler tam fakr sınırına gelmişken geri dönmüş ve tekrar zengin olmuşlar. Yazık emeğe… Fakr bencilliksiz bakıştır. Fakr esas benliği buluştur. Fakr olmadan insan bir boştur. Bazısı fakra dünya fakirliği ile ulaşırken, bazısı da fakra dünya zenginliği ile ulaşır. Kulu hakkında en iyisini bilip tayin eden ise bizzat Allah’tır. Kul, Allah’ın işine karışıp başka yönlerde fakrı zenginlikte yaşamak için israr ederse, Sa’lebe gibi tard olur.
  • İlmi-HAL ve akaid’ten bilgi paylaşmak başka, gönülden bulup dem vurmak bambaşkadır. Anımsatacağımız konu herkesin bilmesi gereken akaid ve ilmi-HAL konusu olmalıdır. Çünkü… Allah’ı hakkıyla tanımak ve tasarrufunu anlamak her insana farzdır.
  • Herşeyini yoluna feda ettiğin sana sırıtıp durursa, sen zihnen ve fehmen bitersin. Hiçbir düşüncene etrafın takılmadığında ise, bil ki solmuşsun.
  • Tüm pozisyonların fenasını yaşayan kişi, her varlıkla iletişim kurabilir. İşte hayvan dilini konuşanlar öylece konuşur. Hatta hatta nebatat da öyle… Cin, melek ve felekle dahi konuşma bu makam iledir.
  • Âlemler rahmani bir nefestir. Rahmani nefeste Allah’a halife olarak yaratılan insanın da verdiği nefes, rahmani nefes olmalı. Buna binaen rahmani nefes ile nefes etmeyip şaytani nefese bürünen insandan asla dost olmaz. Çünkü değişmez bir kaide vardır ki, o da şudur; “kişi dostunun dini üzeredir.”
  • Feryad-u figan eden kaybeder. Ağır olup sabreden istediğine erer. İnsan gerçekten aceleyle ister. Bu hileyle şeytan arana girer
    • .
  • İzlemeyelim ve izletmemek için uyaralım… Severek izlediğimiz ama bizi bizden alan bir şeytanlık… Dini içerik adı altındaki filmlerde peygamberler veya sahabeler yerine oynattıkları artistlerle, halkın bilinçaltlarında bulunan peygamberler ve sahabeler hakikatini silip, yerine o artistlerin şemaillerini yerleştirdiler. Öylece peygamberler ve sahabeler ile oluşan tüm manevi bağları koparttılar. Halkın tüm manevi duygularını yerle bir ettiler. Artık Hz. Hamza derken veya Hz. Kaka derken kavuk takıp ata binen ve ellerine kılıç alan o artistler gönüllerde canlandı. Hatta hatta Medine’deki kabirlerinde dua ederken Hz. Hamza’ya, filmdeki kişinin şekli kalbe gelip o kişiyle manevi irtibat sağlandı. Hz. Eyüp derken, filmde oynayan artistle bilinç tanıştı. Evet, işte kalp tüm rabıtasını kaybetti ve odun gibi ortada kaldı. Sahabeleri ve peygamberleri konu edinip onların yerine artistler giydirip sunan filmleri izlemeyelim ve izletmeyelim. Onlar yerine mesela akasya durağını izlemen senin için daha hayırlıdır. Birinde zamanını boşa harcarken, diğerinde tüm manevi duygularını kaybedersin. Severek izlediğimiz ama bizi bizden mahrum eden çok büyük bir şeytanlık. Maalesef o dini! Filmlerden sonra, halkın peygamberlerle ve sahabelerle olan kalbi rabıtaları kaybolup gitti. Aynı filmleri tekrar tekrar izleyerek adeta hafızalarımızda o artistler melekeleşti. Anlatırdı kitaplar, düşünürdük sahabe ve peygamberleri, kalbimiz huşu ve huzur dolardı. Şimdi izleriz filmleri ve o artis karakterleri o şahıslar zanneder bilincimiz, onlarla kurar rabıtayı ve kalbe derin bir hüzün iner. Çünkü kalbe o artistlerin haleti ruhiyeleri bize yansımış ve artık onların günahları ile melezlemiş oluruz. Hiç de bunun farkında olmayarak, güya dini bir filim izleyip sevap kazandık sanırız. Oysaki o filmlerdeki kişileri canlandıran artistler, arka planda her türlü günahla el ele ve hatta dinle alakası olmayan kişiler de olabilirler. Nitekim ÇAĞRI FİLMİni kâfirler çevirmişti. Oradaki bir kâfiri sahabe sandık yıllarca ve sahabeler derken, kâfirler bilinçaltımızda canlandı. İşte gavur bize damardan girdi ve bilinçaltımızı tarumar eyledi. Belki de bu yazdıklarımız size garip gelecek ve olur mu öyle bir şey, dersiniz? Gerçekten de o filimler, o yüksek ruhaniyetli kişilerle kalbi rabıtayı yok etti. Filmlerden izlemek yerine, alalım elimize hayatlarını anlatan kitapları, okuyalım ve onları hissedelim. Çok daha kalbi huzura erdiğimize şahit olacağız. Yani sonuç olarak; afakımızda bir zevk edinirken, enfusumuz tarumur oldu.
  • Senden olana sırt dönersin, lafla gemiyi yürütene kanarsın. Ah be koca fatih neredesin? Sen ki dağdan bile gemi yürütürsün. Ey iman ehli önünde titreyen tek dişi kalmış canavar… Korkmaz iman ehli, haykırır Allah nurunu dağ ve taş… Çünkü onda secdeye varmıştır baş. Secdede Nur-i Muhammedi’yi hissettirmiş, yakınlığı olmuş iki kaş. Dağdan gemi yürüten koca sultanın ehli, ne gâvurun lafından ne de süngüsünden korkar. Etrafını sarmışsa çelikten bir duvar, göğsünde tümünü eriten bir iman yatar. Bir uyandı mı iman, dağı taşı toz eder. Denizleri seyran eder. Düşman saklandığı yerden fısıldar. Aman yer bulayım diye titrer.
  • Allah sevdiği ve sesini duymak istediği kulunu, daha çok seslensin diye; bazen isteğini erteler. İstek ertelendi diye üzülme; sevin, çünkü Allah seni seviyor ki, sesini duymak istiyor. Bu söz motive etmek için değil, filhakikattır.
  • Farz ve sünnet ayrımı şundandır ki; farzlar inşaatın kaba inşaatı ise, sünnetler inşaatın sıva dekorasyonuna benzer. Biri inşaatın olması için olmazsa olmaz iken; diğeri ise, koruma ve süsleme sanatıdır. Farzı yapıp ve haramdan korunmak inşaatın iskeleti ise, sünnetler evin sıvası ve boyasıdır. İskelet olmadan sıva ve boya olamaz.
  • Fetih suresi son ayette yüce rabbimiz “MUHAMMEDÜN RASULULLAH” diye başlıyor. Muhammed ismi burada sanki nekire sıfat olarak gelmiş gibidir. Böyle gelmesinin işaret ettiği içerik ise, risalet işlevinin Hz.Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ile bitmiş olduğunu izah etmek içindir. Yani tekrar tekrar övülmüş olan anlamına gelen Muhammed ismiyle işaret edilen Rasulullah. İşte bu Rasulullah sıfatı, Muhammed ismiyle bütünleşmiş olarak gelmiştir. Çünkü daha önce nazil olan kitaplarda Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden bahsedilmiş ve Hz. Âdem’den günümüze hep övüle gelmiştir. Artık risalet makâmı onunla istenilen kıvamına ulaşmış ve yeni rasule de ihtiyaç kalmamıştır. Yani belirsizlik değil, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz bizzat istenilen makamda makamın hakkını tüm yönleriyle eda etmiştir. Yani bazı kendini alîm sayan, aslında ise okumuş cahil olanların dediği, çıplak bir sıfat tamlaması falan değildir. Tüm yönleriyle Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ile ona gönül veren ümmetini izah etmektedir. Çıplak bir sıfat tamlaması şeklinde söyleyenler, kendilerini veya başkalarını da sonradan rasul ilan etmek için söylüyorlardır. Nitekim tarihten günümüze bu bakışla bakıp kendilerini veya büyük gördüklerini sahte peygamber ilan edenler oluvermiştir. İşte ayetteki bu izahatla risaletin biricik son sahibi ve temsilcisi olan, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz olduğu izah edilmiştir. Ondan sonra da bir rasul gelmeyeceği veciz bir lisanla izah edilmiştir.
  • İslam hükümlerine batını anlamlar yükleyip zahiri olan helal haram çizgisini terk edenler; Fatiha suresinde tanımlanan, dalalete gidenlerdir.
  • Faizin her türlüsü malı azaltır. Hiç ummadığın anda elindekileri de siler süpürür. En minnakından da uzaklaşalım.
  • Felek, insanın yaşamını içine alan zaman aralığıdır. Direk dünyadır denemez. Felek, her kişinin dünyadan edindiği zaman ve mekân hissesidir diyebiliriz. İşte her insanın feleği ona başka bir dünya sunar. Ayrı bir yaşam alanı sunar. Bu da kişinin yaptığı amellere göre şekillenir. Dolayısıyla her insanın yaşam alanı ayrıdır. Dolayısıyla feleği ayrıdır. Dolayısıyla da döngüsü kendisine hastır.
  • Yaşam döngüsünde fiillerde bulunan kişi, elde ettiği her halinin farkındadır. Halinden memnun olan veya yakınan da kişinin ta kendisidir. Demek ki halinden memnun olan veya yakınandır biizat fiili işleyen fail. Fiilin işlenmesi için gücü ve kuvveti veren ise Allah. Sen istedin, Allah verdi.
  • Fenafillâh bilgiyle ulaşılacak bir hal değildir. O hale olmaktır. Ol da bil.
  • “Kim ki fakih olur mutasavvıf olmazsa fasık olur. Kim ki mutasavvıf olur fakih olmazsa zındık olur. Kim de her ikisini birleştirirse muhakkik olur.” (İmam Malik) Doğru kıvamda kalmak için;. Fıkıh ve “fıkhın fıkhı” olan tasavvuf ilmi beraber olmalıdır. Fıkıhdan da, “Fıkhın fıkhından” da haberdar olacaksın. İşte o yolu seçenler ilerler. “Fıkhın fıkhına” yönelip fıkha sırt verenlere ise, melekût sırt döner. Çünkü zındıklaşır. Bu çok önemli bir uyarıdır…
  • Dinde fakih olmak şudur ki… Ayet veya hadislerde örneklerle anlatılmak istenen içerikleri anlayıp güncel örneklerle insanların zihnini olaya yaklaştırmaktır. Olayın ruhunu okumayan fakih olamaz.
  • Ey fıkha düşük gözle bakan, fıkıh(şeriatı garra) olmadan ne tarikat, ne hakikat, ne de marifet olur.
  • “Ya faidel fuad… İdfe’ fuadi…” Fuadına yararlı olmayan her değer senin düşmanındır. Fuadını özünden yoksun etmek için tüm düşmanlar üzerine üşüşür. Sen de üşüş üzerlerine ve galip olmanın yollarını edin. Fuadını zımbırtıya kaptıran kaptırıldı. Bir daha gözünü açmamak üzere mühürlendi. Ya Rab sök mührü diye yalvarmazsa, söndü. Fuadına bunların zikri dışın bir faydayı kimse fuadına veremez. Kimse kendisini boşuna kandırmasın. Aslında fuad, akleden kalb demektir.
  • Aşırı derece dokunup inciteni bile affedecek ferasette ol.
  • Farz ve nafile ibadetler kişideki fethin önünü açmak içindir. Fetih açıldıktan sonra da ibadetler olduğu gibi devam etmelidir. Yoksa fethi nurani fethi zulmaniye dönüşür. Vahdeti et kemik bedende yaşamaya başlar ve zulmani fetihte kendini bulursun. Birçok istidraç zuhur eder, kendini ermiş sanırsın. Onun için ilim erbabları dediler ki, havada uçsa, suda yürüse, ateşten geçip yanmazsa, eğer Rasulullah sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyesinden taviz verirse, bilin ki o istidraç sahibidir. İşte onun için dedik ki… Biz Allah’a sadık kul olalım ve yolda verilen ikramlara takılmayıp yüzümüzü Allah’tan çevirmeyelim. Eğer istikameti terk eder ve erdiği güzellikleri esas sanıp ibadetten kesiliyorsa, işte o zaman dibe vurur. Artık onu kimse de uyandıramaz. Çünkü o zaman; kendi kalıbına gömülür ve kendisini zirvede sanıp mühürler.
  • Her ne kadar kişi; varlığını onun bir tutam nurunun kisvesinden alan bir zerrecik şeklinde, ilahi hükme tabi olan bir alan içeriğinin üzerinde, oluşan dokuma sonucu ortaya çıkan oluşumundan, ortaya çıkan terkipsel bileşimdeki rububiyet alanıyla yer edinen, bir yapıdan alıyorsa da… Ufacık bir kalıntıdır varlığı. Allah “subhâne rabbiyel a’la” dır. Allah zatıyla kulundan münezzeh… Her ne kadar mutlak yaratıcısı Allah olsa da… Kul işlediği kirli işleri Allah’a mal edemez.
  • İman etmeyen ve farzı terk eden kişinin her ameli nafiledir! Yani iman ve farz ameller birbirinin ayrılmaz bütünüdür. Boşuna kendisini rahatsız etmesin.
  • Şeytan sana sağdan yaklaşır da farzı terk etmeni ve nafileye abanmanı ister. Olayı anlamayan kuzu kuzu aldanır. Gözünü aç… Farz ile arınırsın… Nafile ile yaklaşırsın…
  • Her gece bin rekât tesbih namazı kılsan da, yatsı namazının farzının bir rekâtına denk gelmez.
  • Muhtaç olduğun kudret damarlarında ki asil kanda mevcuttur sözü, fena makamından haykırmadır. Fena makamına ereni tanıyamazsın. O perdelidir. Fena hali ise, makam makamdır. Esas güzellik ise, bekaya gözleri dikmektir. Gerisi yolcuların kendi öz eksenlerinde oluşturdukları rakslarını ifade eder.
  • Vahdet-i Vücud meşrebidir onun. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur diyen gazi ne de derinden konuşmuş. Bu söz okulda hep gözümüzün önünde… Üzerinde düşünür ve öz hakikatimizi idrakle öylece derslere odaklanırdık.
  • Kan ancak insan vücudunda üretilir. Asil kan ise şirksiz tefekkür eden insanın damarlarında dolaşan kandır. Hatta âcizane tavsiyem şu ki; Kan ihtiyacı olan tanıdığı kişiden alsın. Tabi ki acil ihtiyaçta yapacak bir şey yok.
  • Fena halini her kişi yaşayabilir. Beka halini ise, sadece Allah’a ve Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize mutlak bir halde iman edip kayıtsız ve şartsız teslim olan yaşar.
  • Fatiha süresine bakarsak, gazap ehli ve sapıtanlar dahi Allah’a kulluğun dışına çıkamazlar. Herkes kul ama asıl önemli olan nimete erenlerin kulluğunu edinmek.
  • Sahabenin fakr halini millete onları fakir olarak tanıtıp yutturan kişilere ne diyeyim… En iyisi “Allah ıslah etsin” diyeyim.
  • Mana yoluna adanmışlık hobi şeklinde olamaz. Hobi şeklinde bir tutku sanan, darı fenada fenaya yem olur.
  • Fena dairesinde yer almak fani olup yok olmak değildir. Bunun anlaşılması bize birçok kapıyı açacaktır.
  • Herhangi bir manevi halı yaşıyorum onun için de şeriat düzeyi beni ilgilendirmez diyen kişi, Fatiha süresinin son kelimesinde yerini almıştır.
  • Fitneye giren fitness olur. Fitness oyuncaktır. Gelen giden oynayıp stres atar.
  • Herkes fırıncı olamaz kardeşim. Bari fırıncıların kadrini bil ve ekmeksiz kalma. Fırıncı hammadde olan un, su ve maya  gibi gerekli pişirme ortamını birbirine kavuşturmuş ve mis gibi ekmeği pişirmiş… Bizim sarı çizmeli mehmet ağamız ekmeği beğenmiyor. Eee diyor kendim o hamurdan ekmek pişirecem… Garibanım elini ateşe yaklaştıramıyor… Unu hamur yapmaya üşeniyor… Hamur için dereden su getirmek için takat etmiyor… Diyor ki en iyisi unu öylesine yiyeyim ve düşüyor unun üzerine… Üstünü başını batırıyor. Hem un ağzında hamurlaşıyor ve nefes borusuna kaçıyor… Bre arkadaş… Fırıncı mis gibi ekmeği pişirmişti. Sana yemesi kalmıştı.. Nedir bu ferasetsizlik… İşte aziz kardeşlerim… Alimlerimiz Kur’an ve sünneti önümüze koymuş… Sen ise beğenmiyorsun ve çok değerli ilim ehline dil uzatıyorsun. Allah’tan kork…
  • Fakirden yapılan alışveriş sadakadır. Hem aynı malı al. Hem daha ucuza al. Hem de sevap kazan. Gerçi buralarda kredi kartı geçmez ama kredi kartı cüzdana girdi gireli bereket uçup gitti.
  • Felsefede saplanırsak, imandan mahrum kalırız. Felsefe, sadece bir basamak olarak kalmalıdır. Felsefemiz doğru olursa, aradığımızı bulmuşuz demektir. Çünkü felsefe, aklı doğru kullanmakla insanı hedefine yaklaştırıp gerçeği bulmasına yardımcı olur. Zaten daha sonra iman başlar. Yoksa taklit ile geçen bir ömür heba olur.
  • Günümüz insanlığının “psikolojik ve sosyolojik bir yana”… Artık! “felsefesi bozulmuş” durumda. Neye ve nereye yöneleceğinden emin değil. Acaba bu da mı beni kandırıyor? Der durumda. Çözüm ne? Onu da bilmiyorum…
  • Şuur dünyamızın teveccühünde (nefsimizin her bir düşünce tasavvurunda) zatı, kalbimizde (kişilik benlik alanı) sıfatı, dilimizde (dışımıza yansıyan her bir ahlakımızda) esması, elimizde (tasarruf planımızda) ef’ali olursa, işte o zaman fenafillâh oluruz. Böyle olduğumuzda ise, daha yeni yolun başında oluruz. Gerisi ne ola? Bilemem ki…
  • Şuur dünyamızın çöplerle dolu olması ya Kur’anı dışarıda bırakır veya hobi olarak hobilerimize eklenen bir hobi olarak kalır. Hâlbuki irademizi elimize almalıyız. Şuur dünyamıza doldurduğumuz tüm çöpleri dışarı atmalıyız. Eğer psikolojik sorunu olup tüm çöpleri evinde bekleten gibi olmuşsak ki insanlığın ekseriyeti öyle, o zaman belediye! temizlik işçilerini çağıralım ve şuur odamızı temizleyip dezenfekte edelim ve odada sadece Kur’an bırakalım. İşte o zaman gel gör sefayı…
  • Fakirlik ile ilgili çok yanlış bilgilenmişiz. Diyorlar ki Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz fakir idi. Hayır efendim fakir değildi. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz FAKR sahibiydi. Bir şeyi yoktu, şuna buna el açardı derler… Yok öyle bir şey. Onun malı vardı hem de çok. Ama Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, o malı sahiplenmezdi. Somut bir delil vereyim… Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz Veda haccında kendi malından 100 deve kesiyor ve bunun 63 tanesini kendi eliyle kesiyor. Şimdi ufak bir hesap… Günümüz parasıyla yaklaşık 100 deve × 100 bin TL diyelim, 10 milyon TL eder… Şimdi bu kadar kurban edecek mala sahip olana fakir denilebilir mi? Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz FAKR ehli idi. Ama fakir değildi.
  • “Hazreti Cabir bin Abdullah’dan rivayete göre: Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz, Veda haccında kurban edilmek üzere 100 deve getirtmişti. 63 yaşında olduğu için her bir senesi için birer deve kurban olmak üzere bizzat kendisi kesmiş, geri kalanları da Hz. Ali’ye kestirmiştir. Sonra her bir deveden bir parça alındı. Beraberce pişirildi. Sonra etinden yediler ve çorbasından içtiler.” Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuştur ki: “Kurban kesin. Zira o, babanız İbrahim’in sünnetidir”… Yani veda haccında 100 deve kurban edebilen Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz fakir olamaz. Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz fakirdi sizde fakir olun da, Allah’a erin diyenlere deyin ki, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz Veda haccında kendi malından 100 deve kesti. Demek ki “fakrımla iftihar ederim” derken, maddi fakirlikten bahsetmemiştir. Aksine güçlü mü’min güçsüz mü’minden efdaldir demiştir.
  • İslam’da mülkiyet hakkı vardır. Zengin birçok sahabe vardı. Hatta hatta peygamberimiz veda haccında 100 deve kendi malından kesmiştir. 100 deve bir sürü para eder. İslam sahiplenmeyi yasaklar diyen İslam’ı anlamamıştır. Ama İslam, tümünün Allah’tan geldiğini öğretir. Işte bu fakr’dır. İslam, güçlü mümin zayıf müminden hayırlıdır demiş. İslam’da her şeyini Allah’a vereceksin diyenin eli altında her şeyin olması ise, düşündürücüdür. Madem bunu zahire yorar ve herşeyini Allah’a vereceksin diyorsun, o zaman önce sen vereceksin.
  • Fakr, benliksiz bakıştır. Fakr, esas olan benliği buluştur. Fakr olmadan insan bir boştur. Fakr fakirlik değil, esasında tüm zenginlikleri barındırıyor. Çoğu kişiler tam fakr sınırına gelmişken geri dönmüş ve tekrar zengin olmuşlardır. Yani masivaya bürünmüşlerdir. Yazık emeğe…
  • Fark etmek için farklı bakmak gerekir. Yoksa öylesine biri olarak geçip gider.
  • Tam bir fıtrat üzere işleyen otomatik bir düzen yürürlükte… Bu yaratım düzeninde hiçbir birime zulüm söz konusu değildir. Her birimin (insan, cin, melek, hayvan …) hak ettiği, sorunsuz bir şekilde kendisine yansır. Bu hak ediş nefsanî arzu ile değil, kişinin gelişim serüveni ile alakalıdır.

Yorum yapın